Cuma, 23 Ocak 2009
[SIZE=1,5][B]Eğitim Çıkmaz Bir Sokak
Cuma günü milyonlarca öğrencimiz karnelerini alacak. Kimi öğrenciler sevinecek kimileri ise üzülecek. Karnelerin dağıtılacağı gün yine hamasi nutuklar atılacak. Zaten bugünlerde bol atılan bu nutukları yine duymuş olacağız.
Gelişen teknoloji ile birlikte artık eskisi gibi karnelerinin alınacağı günün öğrenciler tarafından pek de heyecanla karşılanacağı zannetmiyorum. Çünkü artık e-okul sisteminde her şeyi öğrenmek mümkün. E-okul sistemiyle; öğrencinin kimlik ve okul numarasına girilerek öğrencinin derslerdeki durumu, okula devam ve devamsızlığı, aldığı belgeler ve okuduğu kitaplar rahatlıkla görülebilir. Sanırım bakanlığın eğitimde yapmış olduğu yeniliklerden en güzeli bu olsa gerek. Çünkü başka alanlarda pek bir değişiklik göremiyorum ya da değişiklik gibi sunulsa da artık günümüz koşullarının ihtiyaçları gibi görüyorum.
Şimdi bu durumlara bakarak da pek sevinmeyelim. Yaklaşık 17 milyon çocuğumuz karne alacak. Bu çocuklarımız özellikle ilköğretim çağındaki çocuklarımız sınavla yatıp, sınavla kalkıyorlar. Şimdiye kadar sadece 8.sınıflarda OKS diye yapıla sınav, artık 6.7. ve 8.sınıflarda geçen yıldan itibaren SBS olarak uygulanmaya başlandı. Her ne kadar bakanlık, bu sınavın öğrencilerin üzerindeki sınav yükünü hafifleteceğini belirtse de, sınavın hem öğrenci için hem de veliler için ayrı bir yük getirdiği zaman ilerledikçe anlaşılır olacaktır. Artık 6.sınıftan itibaren veliler, çocuklarını dershaneye gönderme telaşı içine düşmüş olup, gerek öğrencinin, gerek velilerin psikolojisini olumsuz yönde etkilemektedir. Şimdiye kadar üniversiteyi düşünen çocuklar, gençler ve veliler, artık SBS derdine düşmüştür. Okul sınavları yetmiyormuş gibi bir de bu sınavın eklenmesiyle, çocuklar sosyal faaliyetlere zaman ayıramamaktadır. Bu durumun çocukların psikolojisini nasıl etkilediğini zaman ilerledikçe anlayacağız.
Okullarımız gerçek ve çağdaş bir eğitime bir önce kavuşturulmalıdır. Bunun da yolu hiç siyasi kaygı taşımadan, gelecek nesillerin mutluluğu için eğitim için ülkemizin kaynaklarını seferber edilmeli. Unutmayalı; umudunu kaybetmiş bir nesil, geleceğini kaybeder. Geleceğini kaybeden bir neslin sonucu olarak da ülke kaybeder….
Saygılarımla
Mikail [/B][/SIZE]
Salı, 13 Ocak 2009
[SIZE=2][B]Giderim
Kapımı çalan aşka aldırış etmeyeceğimi biliyorsun.Tak, tak, tak, seslere rağmen. Oysa çalan kapının sesi değil, senin kalbindi. .Tribüne oynayan bir oyuncu numarasını artık bırak. Zaman her ikimizin aleyhine işliyor.Durduramayız zamanı.Bak! saatin yelkovanı nasıl da hızlı dönüyor. Kaç zaman çalındı? Düşünebiliyor musun? Hani, doğruları söyleyecektin! Hani, her zaman ve her koşulda birbirimizi arayıp soracaktık.Hani,acılarımızı ve sevinçlerimizi paylaşacaktık! Oysa sen susuyorsun. Bu haniler bitmez. Damarlarımdaki kan eskisi gibi besinleri taşımıyor hücrelere.Birazdan beynim duracak. Gideceğim buralardan. Uykularım geceye inat yapıyor. Paylaşıyorlar yalnızlıklarını. Kar yağıyor lapa lapa.Penceremden bakıyorum beyazlığa. Seninle ilgili bir şeyler düşünüyorum.Belki de senin resmini kara çizmek istiyorum. Dedim ya yapamıyorum.Giderim dedim, bir kere. İnadım inat.
Mikail[/B][/SIZE]
Salı, 06 Ocak 2009
[SIZE=1,5][B]Maraş Katliamı
Bundan tam otuz yıl önceydi. Radyodan dinliyordum Maraş’taki katliam haberlerini. Provokatörler iş başına geçmiş diyordu radyo haberlerinde. Onlarca masum insan öldürülmüş ve öldürülen insanlarımızın çoğu Alevi ve Sünni solculardı. Adeta kardeş kardeşi boğazlıyordu. Boğazlıyordu demem aslında yanlış olur; boğazlatılıyordu. Birleri üç beş kuruş karşılığında birilerinin boğazının kesilmesini ve bu şekilde akan kandan daha çok nemalanıyordu. Oysa bana göre ortada ne provokatör vardı ne de kışkırtma vardı. Derin devletin burada tek bir amacı vardı: Aleviler tehlikelidir, yok edilmeliydi. Osmanlı Devleti’nde Yavuz Sultan Selim’in yaptığı gibi…
Gelin şimdi de Maraş Katliamı’nın bilançosuna ve bahanelerine bakalım…
1978’in 19 Aralığında başlayan olaylar 24 Aralık’ta ancak sıkıyönetimle durdurulmuştur. Resmi rakamlara göre; 111 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. 210 ev, 70 iş yeri tahrip edildi. 804 kişi hakkında dava açıldı; sanıklardan 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 324 kişi 1-24 yıl arasında hapis cezasına çarptırıldı.
19 Aralık gecesi saat 21:00'de bir Ülkücünün, Çiçek sinemasına yerleştirdiği tahrip gücü düşük bir bomba; katliama giden olaylar zincirinin ilk adımını oluşturdu. Türkoğlu ilçesinden gelen bir grup faşist militan 'Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın' ve 'Müslüman Türkiye' sloganlarıyla seyirci kitlesini 'coşturarak' Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) il binasına saldırttılar.
Bombanın patlamasından hemen sonra, Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD) Kahramanmaraş şube başkanı Mehmet Leblebici ve 2. Başkan Mustafa Kanlıdere'nin talimatlarıyla bombayı attığı iddia edilen Ökkeş Kenger Ankara'ya ÜGD'ye telefon ederek 'yardım' talebinde bulundu.
'Bir Alevi öldüren beş kez hacca gider'
Ertesi gün Alevilerin oturduğu bir kıraathane bombalandı; 21 Aralık'ta iki Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (Töb-Der) üyesi bir öğretmen öldürüldü. 22 Aralık günü, bu iki öğretmenin cenazesini taşıyan kalabalığa, faşistlerin 'komünistlerin, Alevilerin cenaze namazı kılınmaz' diyerek tahrik ettikleri kalabalık saldırdı. Bağlarbaşı camii imamı Mustafa Yıldız cuma vaazında şu 'öğütleri' vermişti:
'Oruç tutmak namaz kılmakla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır; bütün din kardeşlerimiz hükümete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Alevileri ve CHP'li Sünni imansızları temizleyeceğiz.'
Yıllarca önce meydana gelen bu olayların üzerindeki sis perdesi henüz kalkmadı. Yetkililer bu konuda net bir açıklama yapmadı. Ama olan Maraş’ta yaşayan binlerce Alevi’ye oldu. Çünkü onlar yaşadıkları yerleri tehlikeli görerek çoğu yurt dışına kaçmış, bir kısmı ise kendileri için daha uygun olan büyük şehirlerimize yerleşmişlerdir. Ülkemiz için bir kara tablo olan bu olayların bir daha yaşanmamasını diliyor, hayatını kaybeden onlarca insanımızın ruhu şad olsun diyorum…
Mikail [/B][/SIZE]
Çarşamba, 17 Aralık 2008
Kurban Bayramı ve Kurbanlıklar
Kurban bayramının ilk günü akşam televizyonun karşısına geçtim. Her yıl yine değişmeyen görüntüleri veriyordu televizyonlar… Oysa 20. yüzyıl bitmiş, 21. yüzyıla girmişiz. Değişen teknolojik ve hijyenik koşullara göre uymanın zamanı geldi hatta geçti bile…
Eline bıçağını alan, uygun yer bulduğu zaman kurbanını orada kesiyor, kesim yerinin hijyenik koşullarına hiç aldırmıyorlardı. Her taraf kan içinde. Üstelik kesimler en işlek karayolların ve otobanların kenarlarında yapılıyordu. Yıllarca sürdürdüğümüz geleneğimizi şehir yaşantısında da sürdürüyoruz. Sürdürmemiz güzel. Fakat değişen koşullara göre kendimizi hazır hale getirmenin zamanı çoktan geldi diye düşünüyorum. Kurbanlıklar kesilirken ve kesim işleminin devamında bu gibi işlemlerin hangi koşullarda yapıldığını incelemek amacıyla Avrupa Birliği’nden misafirlerimiz de vardı. Yapılan kesimleri ve kesimden sonraki hijyenik koşulları videoya çekiyor, kısa kısa notlar alıyordu. Görünüşe bakıldığı zaman gözlemcilerin bizim hakkımızda hiç de iyi şeyler yazmayacağını tahmin edebiliriz.
Ülkemizin bir tarafında bu şekilde çirkin görüntüler varken diğer tarafında modern tesislerde kesilen kurbanları da göz ardı etmemiz gerekir. Ama nedense insanlarımız eski alışkanlıklarını ve dini yönden çekincelerinden dolayı bu gibi yerleri pek tercih etmedikleri görülüyor. Eğer çağdaş bir toplum yolunda ilerlemek istiyorsak ve şehirlerimize modern bir kent görünümü vermek istiyorsak bu gibi modern tesisler yaygınlaştırmalı ve insanlarımız bu gibi yerlere kurban kesmek amacıyla teşvik edilmelidir. Yoksa bu çirkin görüntüleri izlemekten kurtulamyız….
Saygılarımla
Mikail
Salı, 02 Aralık 2008
BENİM ADIM AŞK
Çalan telefonun sesiyle uyandım. Titrek bir ses “benim adım aşk” diyordu. Önce inanamadım. Şaşkın şaşkın anlatılanları dinliyor, bu durum karşısında ne diyeceğimi bilemiyordum.
Olay yerini anlatıyordu telefondaki ben aşkım denen ses. Bir kadındı. Evet bir kadın ve aşk adına cinayete kurban edilen bir kadın. Olay mahalline doğru hareket ettim, yarı uykulu bir halimle. Beni bu kadar istediğine göre belli ki anlatacakları çoktu. Oraya vardığımda çok korkunç ve bir o kadarda kafamda silinmeyecek bir manzara ile karşılaştım. Gerçekten de yerde yatan bir kadın, bedenin çevresine vücudundan akan kanlarla “benim adım aşk” diye yazmıştı. Son anda yetiştim aşk denen kadına. Yaşamıyla, aşk, töre ve de bu hale neden geldiğine….
Anlatmaya başladı aşk denen kadın. Önce eski aşkları anlattı, eskiden diyordu, eskiden…
Aşkın onuru vardı. Aşk mağrur, aşk masumdu. Aşkları sözlerle değil, resimlerle, bakışlarla,yazılarla, yüzlerimizin renkleriyle anlatırdık, diyordu. Birine aşık olduğumuzda, onu gördüğümüzde başımızı öne eğer, hafif tebessümlerle ona olan aşkımızı, ona olan bağlılığımızı belli ederdik. Aşkımızı ağaçlara, taşlara salladığımız mendillerin renkleriyle düğün halaylarında bizim için adeta bir işaretti, diyordu kadın. Sonra Babil Kralı Nebukadnezzar’ın aşkı için Asma bahçelerini güllerle doldurduğunu ,adeta aşk için gülden saray yarattığını belirtiyordu. Ama şimdi….
Şimdi aşk pazara düştü. Önce eller birleşiyor, sonra tenler. O yüzden aşk yoktur diyorum. Çünkü tenlerin birleştiği anda aşkın yok olduğunu belirtiyordu, “benim adım aşk” diyen kadın. Son nefesini vermek üzereydi kadın.
Peki dedim senin bu halin ne? Kadın bir süre sustu, boğazından adeta zorlayarak kesik kesik çıkan sözcüklerle anlatmaya çalışıyordu durumunu. Ben de aşk için cinayete kurban edilmiş bir kadınım,diyordu. Yani şimdiki aşkın bedelini namus adına, namussuzca aşk adına cinayete kurban edilmişti kadın.
Benim adım aşk , diyordu kadın. Siz beni değil, yaşanmış ve yaşanacak aşkları öldürdünüz.
Mikail
Cuma, 21 Kasım 2008
Amerikan Seçimleri Ve Küresel Kriz
Amerika yeni başkanını buldu. Öncelikle Dünya ülkelerine hayırlı olmasını dileyelim. İyi mi kötü mü olacak artık onu bize zaman gösterecek.
Amerikan tarihinde ilk kez bir zenci başkanlık koltuğuna oturuyor. Düne kadar dışlanan, köle yerine konan zenciler, Amerika’nın şu anda en yüksek koltuğunda….Yakın tarihimizi hatırlarsak 1960’lı yıllara dek Amerika’da zenciler hep dışlanmış, insan muamelesi yapılmamıştır. Ama Barack OBAMA, tüm bu güçlükleri aşarak adeta köleliğe meydan okumuştur. Hem de Kenya’nın suyu ve elektriği olmayan köyünden gelerek bunları başarmış bir insandır. Obama, Amerika halkının değişik kesimlerden oylarını almıştır. Tabi en çok da Hispanikler(Latin Amerikalılar) %62, Siyahlar %96, gençler %62, kadınlar %55…..
Barack Obama, seçim sonuçlarından sonra Shicago’da yaklaşık iki yüz bin kişiye hitaben yapmış olduğu konuşmasında;”demokrasinin gücünü sorgulayan varsa bugün cevabını almıştır”dedi. Oysa bizim ülkemizde hala demokrasi var mı yok mu tartışması devam ediyor.
Amerika’da bunlar olurken bizim ülkemizde ise küresel krizin ülkemiz etkileri tartışılıyor, çözüm önerileri getiriliyor. Düşünülen önerilerden biri de bedelli askerlik. Ama Genelkurmay Başkanlığı bu olaya şimdilik sıcak bakmıyor.
Dünya ekonomik krizle boğuşma mücadelesi verirken,bizim vekiller de Deniz Feneri olayını tartışırken boğuşuverdiler. Hem de bokserleri aratmayacak şekilde…Tabi her şey RTÜK başkanı Zahit Akman’nın RTÜK’ün bütçesi görüşülürken, komisyona alınıp alınmaması ile ilgili olarak DTP’li Hasip Kaplan’nın itirazı ile başlıyor..Tabi olanlar bundan sonra oluyor. Küfürler , hakaretler, yumruk sallamalar… Aslında bu vekillerimizi Boks şampiyonasına göndersek yüz akıyla ülkemize geri döneceklerinden emin olabilirsiniz.
Doğal gaza zam, yola devam. Benzine zam yola devam. Ya diğer zamlar… arka arkaya geliyor. Ülkemizde milyonlarca emekçi sefil perişan bir durumda.
Yapılan bu zamlarla vatandaşın faturaları bayağı şişecek. Vatandaşın faturası şişerken birilerinin de midesi şişecek….
Saygılarımla…
Mikail
Salı, 28 Ekim 2008
Cumhuriyet Bayramı
Bu yıl Cumhuriyetimizin ilan edilişinin 85.yılını kutlayacağız. Ama önce Cumhuriyetin ne olduğunu bir öğrenelim.
Cumhuriyet sözcüğü dilimize Arapçadan geçmiş bir sözcük olup; milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi, diye geçmektedir TDK sözlüğünde…Yani millet kendi idaresini, seçtiği vekiller aracılığıyla parlamentoya göndermekte ve orada milletin geleceğiyle ilgili kararlar almakta.
Peki bugünlere kolay mı gelindi?
Buna kesinlikle hayır diyeceğim. Çünkü Cumhuriyet’in ilanına kadar ülke zor bir süreçten geçmiş olup, millet savaştan bitap düşmüştür. Bir çok cephede yapılan savaşların ardından Cumhuriyet’in tohumları önce Amasya’da sonra Sivas, ardından Erzurum. Daha sonra Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla, bu tohumların yeşermesi beklenilmiştir. İşte bu gibi zorlu süreç hep liderin varlığıyla başarılı bir şekilde geçirilmiştir. Mustafa Kemal’in önderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı, Dünya’da eşine az rastlanan bir kurtuluş mücadelesidir. Mustafa Kemal; bu milleti yeniden küllerinden yaratmıştır. Başarıda Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliği kuşkusuzdur. Bugün bir çok ülke hala dini kurallara ve tek adamla yönetilmektedir.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra, Mutsa Kemal Atatürk, önce saltanatı daha sonra halifeliği kaldırarak millet egemenliği esas kılmıştır. Bugün ülkemiz Atatürk’ün Cumhuriyet’ten sonra uygulamaya koymuş devrimleri esas almaktadır. Çeşitli dönemlerde bu devrimlere saldırmış olsalar dahi Cumhuriyet hala dimdik ayakta ve sonsuza dek devam edecektir.
Bugün bir çok alanda çağdaş ülkelerle yarışıyor olmamızı Cumhuriyet’in getirmiş olduğu yeniliklere borçluyuz. Cumhuriyet ilan edildikten sonra bir çok ülkede kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmemişken, ülkemiz kadınları bu haklara sahip olmuşlardır. Özellikle kadınlarımızın Atatürk’ün getirmiş olduğu devrimlere daha sıkı sarılmalı ve onu yükseltmelidir.
Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun..
Mikail.
Pazar, 21 Eylül 2008
Eğitim
Bu haftaki yazımın konusu, ülkemizde okulların açılması dolayısıyla eğitim olacak. Önce işe eğitimin tanımı ile başlayayım…
Eğitim;çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi,beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında dolaylı yardım etme ve bununla ilgili etkinliklerde bulunma…
Tanımdan da anlaşılacağı gibi, çocukları ve gençleri geleceğe hazırlama ve onlara yaşam için gerekli bilgi ve beceriyi kazandırmadır eğitim. Bu kazandırma işlevini ise okullarımız görmektedir. Peki okullarımızın durumu nasıl? Toplumumuzun eğitime bakışı nasıl? Belli bir eğitim politikamız var mı? Sorular… sorular. Bu sorular çok zor değil mi? Bayağı kafamızı bu işe yoracağız gibi geliyor bana. Açıklamaya önce okullarımızın durumu ile başlayalım…
Her ne kadar ülkemizde çoğu okullarımızın teknolojik anlamda yeterli olduğu belirtilse de, hala bu konuda bir çok eksiklerimizin olduğu çok açıktır. Okullarımızda eğitim hala dört duvar, bahçesi ve oyun alanı olmayan binalardan oluşmaktadır. Temizlik sorunları okul idarelerinin kıt kanat oluşturmuş olduğu bütçelerle giderilmektedir. Çoğu okullarımızda hizmetli bulunmamakta dolayısıyla temizlik işleri ya temizlik şirketleriyle giderilmekte ya da geçici işçiler tutularak giderilmektedir. Hiçbir geliri olmayan okullarımızın bu masrafın altından kalkması mümkün değildir. Dolayısıyla temizlik masrafları yine okullarda öğrenim gören çocuklardan alınmaktadır. Yeni eğitim-öğretim yılının başlamasıyla beraber çoğu okullarımızın bakım ve onarımı okulların açıldığı haftaya denk getirilmektedir. İki ay boyunca boş olan çoğu okullarımızda bu bakım ve onarım çalışmaları nedense yapılmamaktadır.
Gelelim toplumun eğitime bakış açısına. Aslında toplumumuzun eğitime bakış açısı, çocuğunun gerçek anlamda bir eğitim değil de, bir iş sahibi olsun şeklindedir. . Dolayısıyla bu bakış,bilgi ve beceri kazanmaya yönelik bir bakış açısı değildir.
Gelelim son soruya. Belli bir eğitim politikamızın henüz oluştuğunu düşünmüyorum. Hala günü kurtarma eğitim politikasını izliyoruz. Çünkü eğitim uzun vadeli bir iştir. Aslında eğitimde hem uzun vadeli politikalar oluşturmalı hem de kısa vadeli. Biz ise her yıl eğitim sistemimiz üzerinde oynayarak hala yönümüzü arıyoruz.
Eğitim ciddi bir iştir. Hem toplumsal olarak hem de ülke olarak bu işe sımsıkı sarılmalıyız.
Mikail
Salı, 09 Eylül 2008
Onur
Onur kelimesi dilimize Fransızcadan geçmiş olup “honneur” dan türetilmiştir ve dilimize onur olarak geçmiştir. Peki nedir bu onur kelimesinin anlamı: Gelin bunu Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne bakarak anlamını öğrenelim.
Türk Dil Kurumu’nun sözlükteki anlamı;”insanın kendine karşı duyduğu saygı, şeref, özsaygı,haysiyet, başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer, şeref ve itibar…” Yukarıdaki anlamlara karşılık gelen, onur kelimesini günlük yaşamda herkes kullanır ve herkesin kendine göre bir onuru vardır.
Kimi için onur; verilen bir sözdür.
Kimi için onur, namustur…
Kimi için onur, yalan konuşmamak, hırsızlık yapmamak.
Kimi için onur, dini vecibelerini yerine getirmektir.
Kimi için onur , ülkesini sevmek, ülkesini çağdaş değerlerin bayrağında yükseltmektir.
Kimi için onur , yalakalık yaparak bir yerlere gelmektir…
Aslına bakarsınız, bu tür davranışlarını sergileyen herkes onurlu insan olduklarını söyleyip dururlar, namustan,şereften ve haysiyetten bahsederler. Bu şekilde söyleyen insanların bazıları , onuru için yapmış olduğu bazı şeyleri , bir bakarsınız sudan bahanelerle bir yerden ayrılır , kişiye atıp tutar. Bunu da onuru için yaptığını söyler. İşte günümüz insanı böyle hep ikircikli davranarak onuru kurtardığını düşünür.
Zülfü Livaneli’nin bir şarksındaki dizelerle bitirmek istiyorum.
Pazarda çarşıda her şey satılık…
Maalesef ,insanlar çıkarları için onurlarını bile satmaktan çekinmiyorlar…
Yeni eğitim öğretim yılının hepimize kutlu ve uğrulu olmasını diliyorum.
Saygılarımla..
Mikail